Bir adam, buz gibi suda boğulmak üzere olan hamile bir dişi kurdu kurtardı

Ailesini ve tüm sevdiklerini kaybettikten sonra ormanı tek yuvası belleyen yalnız bir orman bekçisi, rutin devriyesi sırasında donmuş gölden gelen zayıf, garip sesler duyar. Sese doğru gittiğinde, ince buzun kırılması sonucu dondurucu suya düşmüş ve boğulmak üzere olan hamile bir dişi kurtla karşılaşır. Kendi hayatını tehlikeye atarak, kırılgan buzun üzerinde sürünür ve son gücünü harcayan ağırlaşmış hayvanı sudan çekip çıkarır. Kurtarmanın ardından ikisi de bitkin halde buzun üzerinde nefes nefese yatarken, bekçi bu saf merhamet eyleminin kendi hayatını nasıl amansız bir hayatta kalma mücadelesine ve karanlık bir kabusa dönüştüreceğinden tamamen habersizdir.

Buzdan Gelen Kabus

Bekçi, karların üzerinde soğuktan şiddetle titreyen ve kasları hipotermiden dolayı kilitlenmeye başlayan hayvanı orada o halde bırakamazdı. Hamile kurt, bu dondurucu soğukta daha fazla dayanamazdı. Adam, kendi hayatını tehlikeye atarak kalın kışlık montunu çıkardı ve dikkatlice hayvanın üzerine sardı. Onu kucakladığında, kurdun kürkündeki buzlu su kendi kıyafetlerine işlemeye başladı. Kulübesine doğru zorlu, bata çıka bir yürüyüşe başladı. Kurt, bekçinin kollarında ara sıra zayıfça hırlıyor, vahşi doğasına yenik düşerek dişlerini gösteriyor ama karşı koyacak fiziksel gücü bir türlü bulamıyordu. Kulübeye vardıklarında, bekçi onu odanın ortasındaki döküm sobanın yanına, eski bir yün battaniyenin üzerine yatırdı. Soba gürül gürül yanarken, bekçi de donmak üzere olan ellerini ısıtıp kendine sıcak bir kahve yaptı. Kurtarma operasyonu başarıyla sonuçlanmıştı, fakat tehlike asıl şimdi başlıyordu.

Gerçek sorun, hava tamamen karardığında patlak verdi. Ormanın derinliklerinden gelen o ürkütücü sessizlik, çok geçmeden yerini yaklaşan devasa bir kar fırtınasının ıslığına bıraktı. Gece yarısına doğru fırtına, kulübenin ahşap duvarlarını dövmeye ve çatıdan tahtaları söküp alacakmış gibi esmeye başlarken, dişi kurdun sancıları tuttu. Bekçi, hayatı boyunca vahşi doğayla iç içe olmuş, birçok yaralı hayvana yardım etmişti ama daracık bir odada, kapalı alanda kalmaktan nefret eden vahşi bir kurdun doğumuna şahit olmak bambaşka bir tecrübeydi. Dişi kurt, kasılmaların verdiği acı içinde kıvranıyor, ara sıra bekçiye dönerek odanın içinde yankılanan korkutucu, kalın hırıltılar çıkarıyordu. Adam, odanın en uzak köşesine sinmiş, elinde av tüfeğiyle tetikte bekliyordu. En ufak bir ani seste veya yanlış bir harekette, hayvanın annelik içgüdüsüyle ve panikle kendisine saldırması an meselesiydi.

Sabaha karşı, kan ter içinde geçen saatlerin ardından dört küçük kurt yavrusu dünyaya geldi. Bekçi derin bir nefes aldı; en zor kısmın geride kaldığını, fırtına dinince anneyi ve yavruları ormana salacağını düşünüyordu. Fakat asıl kabus, fırtınanın uğultusunu yırtıp geçen o tüyler ürpertici sesle başladı: Dışarıdan gelen, tek bir kurdun değil, koca bir sürünün kan donduran, ahenkli uluması.

Dişi kurdun sürüsü onu takip etmişti. Karların üzerinde bıraktığı koku ve kan izleri, sürünün iri cüsseli liderini ve diğer altı kurdu doğrudan bekçinin kulübesinin etrafına toplamıştı. Sürü, liderlerinin eşinin ve doğacak yavrularının o ahşap kutunun içinde insan tarafından hapis tutulduğunu sanıyordu. Kulübenin etrafında dönmeye, kapıyı ve pencereleri tırmalamaya başladılar. Zemin tahtalarının altından gelen pençe sesleri, camların ardında karanlıkta parlayan sarı gözler ve cama çarpan keskin dişlerin sesi, bekçinin damarlarındaki kanı dondurdu.

İçerideki dişi kurt, dışarıdaki sürüsünün sesini duyunca aniden ayaklandı. Fiziksel olarak çok zayıf olmasına rağmen, yavrularını koruma ve sürüsüne cevap verme içgüdüsüyle sobanın yanından kalkıp kapıya doğru yöneldi ve derin bir ulumayla karşılık verdi. Bekçi artık kelimenin tam anlamıyla iki ateş arasında kalmıştı: Dışarıda ahşap duvarları parçalamaya, pencereleri kırıp içeri girmeye çalışan öfkeli, aç bir sürü; içeride ise yavrularını korumak için her an kendi kurtarıcısının üzerine atılabilecek tetikte, vahşi bir anne kurt
Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz..