Bir adam, buz gibi suda boğulmak üzere olan hamile bir dişi kurdu kurtardı
Günler birbirini psikolojik bir işkence gibi kovaladı. Kar fırtınası öylesine şiddetliydi ki, kapıyı aralayıp kaçmak bile imkansızdı. Kulübedeki odun ve yiyecek stoğu hızla tükeniyordu. Bekçi, hayatta kalabilmek için kendi erzağının büyük bir kısmını, kurutulmuş etlerini dişi kurda vermek zorunda kaldı; aksi takdirde açlıktan gözü dönen hayvanın ona saldırması kaçınılmaz bir sondu. Geceleri uyumak, bekçi için tamamen imkansız bir lükse dönüştü. Dışarıdaki sürü adeta vardiyalı olarak kulübeyi kuşatıyor, kapının altından kokluyor ve ulumalarıyla zihinsel bir terör estiriyordu. İçeride ise karanlıkta parlayan iki sarı göz, bekçinin her hareketini saniye saniye izliyordu. Adam, bitkin düşmüş bedeniyle sırtını duvara vermiş, namlusu yere dönük tüfeğine sarılarak günlerce uyanık kaldı.
Beşinci günün sonunda, kulübedeki son odun parçası da sobada yanıp küle döndü. Dondurucu soğuk, yavaş yavaş içeri sızmaya ve adamın nefesini kesmeye başladı. Bekçi, aşırı yorgunluktan, açlıktan ve uykusuzluktan halüsinasyonlar görmeye başlamıştı. Eğer içeride donarak ölmezse, eninde sonunda dışarıdaki sürü içeri girip onu parçalayacaktı. Tüfeğinde sadece birkaç domuz kurşunu vardı ve bu, öfkeli bir sürüyü durdurmaya kesinlikle yetmezdi. Dişi kurt ise yavrularının etrafına sarılmış, bitkin bir halde yatıyor ama sarı gözlerini adamdan bir an bile ayırmıyordu.
Bekçi, bilincini kaybetmek üzere olduğu altıncı sabah, aniden rüzgarın kesildiğini fark etti. Fırtına nihayet dinmişti. Dışarıdan artık tırmalama veya hırıltı sesleri gelmiyordu. Silahını titreyen elleriyle sıkıca kavrayarak yavaşça pencereye yaklaştı ve dışarı baktı. Sürü oradaydı; ormanın sınırında, bembeyaz karların üzerinde hilal şeklinde dizilmiş bir halde sessizce duruyorlardı. En önde, devasa cüssesi ve simsiyah kürküyle sürünün alfa erkeği dikiliyordu.
Bekçi yutkundu, titreyen elleriyle kapının ağır demir sürgüsünü çekti ve tahta kapıyı yavaşça ardına kadar araladı. Temiz ve dondurucu sabah havası içeri doldu. Dişi kurt, kapının açıldığını görünce yavaşça ama kararlı bir şekilde ayağa kalktı. Yavrularını tek tek ensesinden ısırarak kapının önüne, taze karların üzerine taşıdı. Son yavruyu da çıkardıktan sonra durdu. Ormana doğru koşmak yerine yavaşça arkasını döndü ve bekçinin gözlerinin içine baktı. Bu bakışta vahşet, öfke veya korku yoktu; yalnızca anlaşılmaz, derin bir sessizlik vardı. Bir anlık bir minnet, doğanın o acımasız ve vahşi kuralları içinde yeşeren bir saygı kırıntısıydı bu.
Dişi kurt, yavrularıyla birlikte yavaş adımlarla kendi alfa erkeğine doğru ilerledi. Sürü etraflarını sarıp eşlerini ve yeni üyelerini kokladıktan sonra, hepsi birden tek bir ses bile çıkarmadan ormanın karanlık derinliklerine doğru karışıp gözden kayboldular.
Bekçi, elinden düşen tüfekle birlikte kapı pervazına yığılıp kaldı. Soğuktan çatlamış dudaklarından sadece derin, titrek bir nefes döküldü. Günlerdir süren bu klostrofobik kabus sona ermişti ama ruhunda bıraktığı dehşet izi asla silinmeyecekti. O sabah, saf bir merhametin bedelinin bazen insanın kendi aklının sınırlarıyla ve en ilkel korkularıyla yüzleşmek olduğunu acı bir şekilde öğrenmişti. Orman bekçisi artık doğanın adaletinin insanlardan ne kadar farklı olduğunu çok iyi biliyordu.